|
|
Fazlı Köksal koksal.fazli@gmail.com
ŞİİRLERLE İSTANBUL fazlikoksal.blogspot.com
Bu şehr-i Sıtanbûl ki bî-misl-ü behâdır Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır NEDİM
Bir Başka Tepeden/Yahya Kemal Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer. Nice revnaklı şehirler görünür dünyada, Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan. Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.
İSTANBUL TÜRKÜSÜ/Orhan Veli Kanık İstanbul’da, Boğaziçi’nde, Bir garip Orhan Veli’yim; Veli’nin oğluyum, Tarifsiz kederler içinde. Urumelihisarı’na oturmuşum Oturmuş da bir türkü tutturmuşum: “İstanbul’un mermer taşları; Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları; Gözlerimden boşanıyor hicran yaşları; Edalı’m, Senin yüzünden bu halım.” “İstanbul’un orta yeri sinema; Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama; El konuşur, sevişirmiş, bana ne? Sevdalı’m, Boynuna vebalim!” İstanbul’da, Boğaziçi’ndeyim. Bir fakir Orhan Veli; Veli’nin oğlu, Tarifsiz kederler içindeyim.
Canım İstanbul/Necip Fazıl Kısakürek Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar. İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim; O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim. Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur; Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur. Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale, Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale. İstanbul benim canım; Vatanım da vatanım... İstanbul, İstanbul... Tarihin gözleri var, surlarda delik delik; Servi, endamlı servi, ahirete perdelik... Bulutta şaha kalkmış Fatih`ten kalma kır at; Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat... Şahadet parmağıdır göğe doğru minare; Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?.. Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet; Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet... O manayı bul da bul! İlle İstanbul`da bul! İstanbul, İstanbul... Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği; Çamlıca`da, yerdedir göklerin derinliği. Oynak sular yalının alt katına misafir; Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir. Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar, Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar... Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi? Cumbalı odalarda inletir "Katibim"i... Kadını keskin bıçak, Taze kan gibi sıcak. İstanbul, İstanbul... Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler! Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler... Eyüp öksüz, Kadıkoy süslü, Moda kurumlu, Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu. Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından. Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar; Güleni şoyle dursun, ağlayanı bahtiyar... Gecesi sünbül kokan Türkçesi bülbül kokan, İstanbul, İstanbul…
Hayâl Şehir/Yahya Kemal Beyatlı Git bu mevsimde, gurub vakti, Cihangir’den bak! Bir zaman kendini karşındaki rüyaya bırak! Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan; Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan; O ilah isteyip eğlence hayalhanesine, Çevirir camları birden peri kaşanesine. Som ateşten bu saraylarla bütün karşı yaka Benzer üç bin sene evvelki mutantan şarka. Mest olup içtiği altın şarabın zevkinden Elde bir kırmızı kaseyle ufuktan çekilen Nice yüz bin senedir şarkın ışık mimarı Böyle ma’mur eder ettikçe hayal Üsküdar’ı. O ilahın bütün ilhamı fakat anidir; Bu ateşten yaratılmış yapılar fanidir; Kaybolur hepsi de bir anda kararmakla batı. Az sürer gerçi fakir Üsküdar’ın saltanatı; Esef etmez güneşin şimdi neler yıktığına; Serviler şehri dalar kendi iç aydınlığına, Ezeli mağfiretin böyle bir ikliminde Altının göz boyamaz kalpı kadar halisi de. Halkının hilkati her semtini bir cennet eden Karşı sahilde karanlıkta kalan her tepeden, Gece bir çok fıkara evlerinin lambaları En sahih aynadan aksettiriyor Üsküdar’ı.
AĞA CAMİİ/Nazım Hikmet Havsalam almıyordu bu hazin hali önce Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım; Allahımın ismini daha çok candan andım. Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen! Böyle sokaklarda ki, anası can verirken, Işıklı kahvelerde kendi öz evladı var... Böyle sokaklarda ki, çamurlu kaldırımlar, En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini, Üstünde orospular yükseltiyor sesini. Burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor, Yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor. Kendi elemim gibi anlıyorum ben bunu, Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen Bir teselli bulurdun ruhumu görebilsen! Ey bu caminin ruhu: Bize mucize göster Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer Bir gün harap olmazsa Türkün kılıç kınıyla, Baştan başa tutuşsun göklerin yangınıyla! * Ağa Camii Beyoğlu’ndadır. Şiir İstanbul İngiliz İşgalindeyken yazılmıştır.
Her akşamki yoluma koyulmuş gidiyorum. Her akşamdan vücudum bu akşam daha yorgun. Öyle istiyorum ki bu akşam biraz sükûn, Bir cami eşiğine yatıversem diyorum -Rabbim, şuracıkta sen bari gözlerimi yum! Sen, bana en son kalan, ben senin en son kulun; Bu akşam, artık seni anmayan İstanbul`un Bomboş bir camiinde uyumak istiyorum. Sonsuz sessizliğini dinlemek istiyorum. Bilirim ki taşlığın bir döşek kadar ılık, Sana az daha yakın yaşamak için artık, Rabbim, ben yalnız zeytin ve ekmek istiyorum. Her Akşamki Yolumda/Ziya Osman Saba
BOĞAZ GEZİNTİSİ/Özdemir Asaf Ne günlermiş, ne günlermiş, Yıldızlar, mehtap, çamlar altında. Ne günlermiş, ne günlermiş, gelip geçmiş ! Vapurlar değil boğaz'dan geçen; Boğaz'dan yalılar geçiyor. Toplamış buralardan eteklerini... Dairesine çekilen bir saraylı gibi. Yalılar gelmiyen alemlerine gidiyor, bırakıp bu sessiz gecelerini. Deniz kenarında denizsiz kalmış yalılar. Ortaklığı ayrılmış kıta'ların Anadolu günden güne Rumeli'ye küsmüş... Bugün biz değiliz bakan yalılara; yalılar boynu eğik bize bakıyor. Göğüs gerek dalgalara, yalılar bir hayal için denize sarkıyor. Yalılar bize bakıyor, denize bakıyor. Ne günlermiş, ne günlermiş, Yıldızlar, mehtap, çamlar altında. Ne günlermiş, ne günlermiş, gelip geçmiş...
İstanbul’u Dinliyorum/Orhan Veli İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı; Önce hafiften bir rüzgar esiyor; Yavaş yavaş sallanıyor Yapraklar ağaçlarda; Uzaklarda, çok uzaklarda Sucuların hiç durmayan çıngırakları; İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı. İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı; Kuşlar geçiyor derken Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık; Ağlar çekiliyor dalyanlarda; Bir kadının suya değiyor ayakları; İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı; Serin serin Kapalıçarşı, Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa Güvercin dolu avlular, Çekiç sesleri geliyor doklardan Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları; İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı Başında eski alemlerin sarhoşluğu, Loş kayıkhaneleriyle bir yalı Dinmiş lodosların uğultusu içinde. İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı. İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı; Bir yosma geçiyor kaldırımdan. Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar. Bir şey düşüyor elinden yere; Bir gül olmalı. İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı; Bir kuş çırpınıyor eteklerinde. Alnın sıcak mı, değil mi bilmiyorum; Dudakların ıslak mı değil mi, bilmiyorum; Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından Kalbinin vuruşundan anlıyorum; İstanbul’u dinliyorum.
İstanbul Destanı/Bedri Rahmi Eyüboğlu İstanbul deyince aklıma martı gelir Yarısı gümüş, yarısı köpük Yarısı balık yarısı kuş İstanbul deyince aklıma bir masal gelir Bir varmış, bir yokmuş İstanbul deyince aklıma Gülcemal gelir Anadolu`da toprak damlı bir evde Gülcemal üstüne türküler söylenir Süt akar cümle musluklarından Direklerinde güller tomurcuklanır Anadolu`da toprak damlı bir evde çocukluğum Gülcemalle gider İstanbul’a Gülcemalle gelir İstanbul deyince aklıma Bir sepet kınalı yapıncak gelir Şehzadebaşı`nda akşam üstü Sepetin üstünde üç tane mum Bir kız yanaşır insafsızca dişi Boyuna bosuna kurban olduğum Kalın dudaklarında yapıncağın balı Tepeden tırnağa arzu dolu Sam yeli söğüt dalı harmandalı Bir şarap mahzeninde doğmuş olmalı Şehzadebaşı`nda akşam üstü Yine zevrak-ı derunum Kırılıp kenara düştü İstanbul deyince aklıma Kapalıçarşı gelir Dokuzuncu Senfoniyle kolkola Cezayir marşı gelir Dört başı mamur bir gelin odası Haraç mezat satılmakta Bir gelinle güvey eksik yatakta Köşede sedef kakmalı tombul bir ut Tamburi Cemil Bey çalıyor eski plakta Sonra ellerinde şamdanlar nargileler Paslı Acem kılıçları Amerikan kovboyları Eller yukarı Ne kadar da beyaz elbiseleri Amerikan deniz erleri Kocaman bir papatyadan yolunmuşlar gibi Sütten duru buluttan beyaz Beyazın böylesine ölüm yakışır mı dersin Yakışmaz Ama harbederken onlara Bambaşka elbiseler giydirirler Kan rengi, barut rengi, duman rengi Kin tutar kir tutmaz İstanbul deyince aklıma Kocaman bir dalyan gelir Kimi paslı bir örümcek ağı gibi Gerinir Beykoz’da Kimi Fenerbahçe’de yan gelir Dalyanda kırk tane Orkinos
İstanbul`dan ayva da gelir, nar gelir Döndüm baktım, bir edalı yar gelir, Gelir desen dar gelir; Gün aşırı alacaklılar gelir. Anam anam Dayanamam, Bu iş bana zor gelir. “Gelir”li Şiir/Orhan Veli Kanık
İSTANBUL MEKTUBU/Şemsi Belli Bu şehir bıraktığın gibi Hasan. Martılar Yine öyle ürkek, İnsanlar cesur, Deniz bâzan yeşil, bâzan kurşunî Liseli gençlerin selâmı var Yeni bir çete kurmuşlar soygun için. Çapkın hırsız emekliye ayrıldı. Vapurlar naylon külot taşıyor Akdeniz'den. Torpilsiz evlere baskın berdevam Formalı öğrenciler yakalanmış geçenlerde Evli kadınlar yakalanmış. Yatakhaneye oğlan kapatmış kolejli kızlar Üç gün misafir kalmış. Bu şehir bıraktığın gibi Hasan. Câmilerde yine kandiller yanar Ramazanda. Duraklar boyunca kuyruk, Sokaklar boyunca şen-dul. Ocaklar, bucaklar, kucaklar açılıyor Yine öylesine güzel İstanbul. Her şey bıraktığın gibi Hasan Ada'sı, Moda'sı, Şişli'si Naylon boynuzlusu, altın dişlisi Ahmed'i, Mehmed'i Hâlâ aynı oyunu oynuyorlar Repertuar değişmedi. Takvimler değişti ama Hiçbir şey değişmedi inan. Eyüp Sultan'da dualar ediliyor Vampirler kan emiyor çocuklardan. 'Boğaziçi şen gönüller yatağı' Turistik oteller güzel. Turistik otellerin odalarında Et pazarları kurulmuş yine. Koyun eti, ceylân eti Öküz eti, manda eti Yavrukuzu eti var Müzikle sevişiyor bugünkü İstanbul Aşkın bereketi var, Hasan! Başka ne yazayım, yeter bu kadar İstanbul bıraktığın gibi Martılar ürkek İnsanlar cesur. Deniz bâzan yeşil, bâzan kurşunî
İSTANBUL/İlhan Berk İşte Kurşun kubbeler şehri İstanbul'dasın. Havada kaçan bulutları hışırtısı. Karaköy çarşısından geçen tramvayların camlarına yağmur yağıyor Yenicami, Süleymaniye arkalarını kirli bir göğe vermişler. Hiç kımıldamıyorlar. Ayasofya elleriyle yüzünü kapamış bütün iştahıyla ağlıyor.... İnsanlar sokak sokak, çarşı çarşı, ev ev. İnsanlar sırt sırta omuz omuza verip durmuşlar. Boyunları bükük Yorgun,asabi,kederli,kindar. Yığın yığın olmuşlar hepsi köprünün açılmasını bekliyor. Bir anda şehrin dört bucağına akacaklar. Bir anda iki ayrı kıtada ki insanlar gibi. Fatih'liyle Beşiktaş'lı sarmaş dolaş olacak. Sarı, uzun yüzlü cesur işciler. Dört köşe halinde veya dağınık bir şekilde durmuşlar. Hiç konuşmuyorlar. Benim onları birer birer çalıştıkları yerlere götürüp bıraktığım olmuştur. Hepsi dar kapanık yerlerde, sıkıntılı işlerde çalışır. Hepsi deli gibi severler yaşamayı. Bu en önde giden grup Tophane'de Dikimevi'nde çalışır Sekiz kızdır ancak üçü evlenmiştir. Bu saçları darmadağın asık suratlı delikanlılar. Kömür işçisidir. Bu üç kız, Beyoğlu'nda bir mağazada tezgahtar. Bunlar yol amelesidir. Bunlar vapur işçisi. Öbürleri duvarcı, hamal, ırgat, kayıkçı. Hepsi bu gök altında, sarmaş dolaş olmuş yürüyorlar. Durduğun yerden, İstanbul köprüsü, tramvayları mavnalarıyla sanki yürüyor. Bu sislerin ve bulutların arasından en son harekete geçen Kızkulesi'dir. Kayıkların direkleri insanların üzerinde. Büyük bir bulut gelip durmuştur. İşte karın karına vermiş motorlarda ki balıkların üstlerine yağmur yağıyor. Bir defa olsun akıllarına gelmemiştir, Gözleri Pırıl pırıl balıkların, Bir İstanbul göğü altında ağlamak.......
ŞARKI/II. Mahmut Pek hâhişi var gönlümün ey serv-i bülendim Yarın gidelim Çamlıca'ya cânım efendim Redditme sakın bu sözüm şâh-ı levendim Yarın gidelim Çamlıca'ya cânım efendim Râhat mı olur anda iken cümle ahibbâ İster ki gönül zevk idelim biz bize tenhâ Bir gün de Fenerbağçesi'ne gitmeli ammâ Yarın gidelim Çamlıca'ya cânım efendim
ATİK VALDE'DEN İNEN SOKAKTA/ Yahya Kemal Beyatlı İftardan önce gittim Atik Valde semtine, Kaç def'a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine, Sessizdiler. Fakat ramazan mâneviyyeti, Bir tatlı intizarâ çevirmiş sükûneti; Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler, Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer; Bakkalda bekleşen fıkarâ kızcağızları, Az çok yakından sezdiriyor top ve iftarı. Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün; Bir top gürültüsüyle bu sâhilde bitti gün. Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri, Bir nurlu neş'e kapladı kerpiçten evleri. Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!.. Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş'esiz. Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı, Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı. Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime; Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime: "onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür; Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür".
İSTANBULUMUN DİLİ/Asaf Halet Çelebi annemin dili babamın dili İstanbulumun dili İstanbullumun dili İstanbulumun efendisi hanımefendisi sokaklarımın bekçisi yoğurtçusu, balıkçısı can dilimi konuşanım canım benim ninnilerimi bu dil söyledi masallarımı bu dil bu dille duydum türkülerimi bu dille okudum şairlerimi "zalim beni söyletme derunumda neler var"
İSTANBUL IŞIK IŞIK/ Ümit Yaşar Oğuzcan İstanbul, rüzgar rüzgar sevdiğim. kah bir lodos denizlerden esen, ılık mı ılık. kah ustura gibi deli bir poyraz bırak saçlarını rüzgarlarına İstanbul'un bu şehirde aşksız ve rüzgarsız yaşanmaz. İstanbul, bulut bulut sevdiğim kimi beyaz mı beyaz ince, tül gibi kimi katran misali kara bulutları da insanlarına benzer İstanbul'un. inanma sevdiğim inanma bulutlara. İstanbul, yağmur yağmur sevdiğim kah ince ince kah bardaktan boşanırcasına hele bir yağmur yağmaya görsün ölürcesine yaşanır bu şehirde sevdiğim ve yaşanırcasına ölünür. İstanbul, deniz deniz sevdiğim bir çakır mavi bir camgöbeği tuzlu su üstünde irili ufaklı tekneler kayıklar, yelkenliler, mavnalar. kalleştir denizleri İstanbul'un sevdiğim İstanbul kadar İstanbul kadeh kadeh sevdiğim içtikçe içesi gelir insanın sarhoşluğu tutuşup yanmaya benzer ve bir gölgedir yalnızlık meyhanelerinde seninle dolaşır, seninle gezer..
EDİRNEKAPI ÜZERİNE ŞİİR/ Turgut Uyar İstanbul dediler mi benim aklıma, Vaiz sokağı gelir hemen. Edirnekapı gelir, evimiz gelir Köşebaşında duran bir güzel kız gelir. Biletçi zili çeker, tramvay durur Bir manav, bir meyhane, iki akasya Kumrular geçer kilisenin çan kulesinden Beyaz bulutlar geçer... Burası Hasan Efendinin kahvesi Edirnekapıda, Bu taşçı Kemal, çocukluk arkadaşım. Bulutu Haliçten, rüzgarı Boğaz'dan Bir baygın gün içindeyiz, yazdan. "Dört cıhar, sebayidü, pencüse Akşam olur, güneş batar nerdeyse." Pırıl pırıl aşk içinde Mihrimah Sultan Camii Eyüpten vapur düdüğü, Yenikapıdan tren sesi. Kalkarız ağır ağır kahveden Ben, Kemal, Kemalin eniştesi... Vaiz sokağına gelir eve varırım Kapıya iki üç defa vururum Karım kapıyı açar, çocuklar koşuşur Ekmeğimiz var, yemeğimiz var Yemeğe iştahımız var. Oturur yemek yeriz cümbür cemaat Alnımızın terinden, elimizin emeğinden Etrafa yayılınca makarnanın buğusu, Bize ne elalemin on türlü yemeğinden... Alır karımı gezmeğe götürürüm Bir dolmuşa bineriz Edirnekapıdan. Sultanahmette atkestanelerinin en güzeli Elli kuruş verir, cambaza gireriz. İstanbul bizim memleket, yaşımız yirmibeş Basmayı da, ipeği de aşkla giyeriz. Yenicami önünden güvercinler uçan Mavnalar, takalar, koca koca gemiler, Köprüden günde kimbilir kaç insan geçer Denizde balıklar güzel, havada kuşlar Bir gülüşü karımın, sevdamı yeniler. Denizlerin kumuyum, balıkların puluyum Adım Turgut, kendim İstanbulluyum Ben Allahın bir sevdalı kuluyum Üsküdara geçerken bir yağmur almadı ama Bir güzel yaz günü Kadıköy vapurunda Japone kollu bir kız aklımı aldı. Bakıştık, gülüştük, hoşlandık Derken o yoluna gitti, ben evime... Bizim ev iki oda, bir sofa Evsahibi ayda yetmiş lira alır. Kapıda atnalından, sarmısaktan bir nazarlık Önümüzde kaleler, arkası mezarlık. Gün olur çoluk çocuğunla bir bakarsınız Güzelim vaiz sokağında benim de Ferah, aydınlık bir evim olur. Bir büyük radyo da alır, yerleşirim Geçerim pencereye akşamüstleri. Boy boy sardunyalar, fesleğenler, Boy boy bulutlar karşımda. Saçağımızda bir kırlangıç yuva yapmış. Ahmet efendi geçer, selam veririm Bakkal İbrahim selam verir, alırım. Fesleğenler kokar, sardunyalar kızarır İstanbul sereserpe önümde geceye karşı Gemilerden, fabrikalardan düdükler Şimdi bir tren kalkar Sirkeciden bilirim. Alacakaranlıkta kıpır kıpır gölgeler Sesler gelir yakın sinema bahçesinden Bir hoş olurum.
Summary: İstanbul Şiirleri;bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır
| URL: |
No comments posted yet
Comments